31 Aralık 2010 Cuma

aç olan kızın dramı


Sabahın beş buçuğundan beri ayakta olan biri olarak, Kadıköy'ün nezih ortamlarından biri olan İş Bankası'nın karşısındaki Simit Sarayı'nda zaman kavramları beş dakikası kırkbeş dakikaya denk olan iki arkadaşımı bekliyorum. Sıkıntıdan ne yapacağımı bilemedim,bir de soğuk bildiğin ayaz,girdim aç karnına çay içtim. Her an ekrana kusabilirim.Susamlı simit yiyemem ben.Oturup milleti izliyorum ben de. Benim masam hariç bulunduğum katta yedi masa dolu. Altısında sevgililer oturuyor,liseli. Liselim. Hepsi el ele.İki ay sonra belki de birbirinize lanet ediyor olacaksınız,bu kadar samimiyete gerek yok bence.Diğerinde bir loser takımı oturuyor. Beş kişilik erkek grubu.Bunlar da liseli,beyaz gömlekleri,düğümleri göbeklerine inmiş gravatlarından belli. Saçları böyle apaçi tarzı dik dik olan bir oğlan çocuğumuz tuvaletten çıkan sevgilisine kırmızı gül verdi. Ben sana çiçek veremezsin demedim a çocuğum,adam olamazsın dedim.(Yazar burada kime laf sokmuştur?)

Tuvalete gittim. Bir kız diğerinin saçını yapıyor. Çantadan düzleştiriciyi çıkardı,beş dakikada yaptı valla. Saç düzleştirme konusunda sorun bende galiba. Benimki bir saatten fazla sürmekle beraber yanık kokuları da yayılıyor her yana.

Power Tv açık Sıla çalıyor.Acısa da öldürmez diyor.Bana böyle klişe kişisel gelişim laflarıyla gelmeyin be. Karnım aç,susadım ve üşüdüm ve bekletiliyorum.Tüm huysuzluğum bundan. Yoksa "insanlara" saygım sonsuz.Gıcıklaşıyorum muntazaman.(bunun başka versiyonu da vardı ya neyse bişey demiyorum.)Ulen bi gelin buraya ben sizin burnunuzdan getirmez miyim? Açım.

29 Aralık 2010 Çarşamba

terlik pazarı


Pazarlama üzerine ikinci makalem,bu diğerine nazaran hoş olmadı kanımca ama paylaşmak isterim.( Bu makale bir ödev için hazırlanmıştır, copy paste yapan arkadaşların dikkatine.)

İlk terlikler 1400 ‘lerde Avrupa’da giyilmeye başlanan topuksuz, yanları açık ayakkabılardı. 1900’ lere gelindiğinde Osmanlı saray mensupları da uzun topuklu terlikler, giymeye başlamıştı terlik satışları temmuz ve ağustos aylarında ortalama yüzde 20 artıyor. Türkiye’de terlik pazarının büyüklüğü, kayıtdışı üretim de dahil edildiğinde yaklaşık 470 milyon ABD dolarına ulaşıyor. Türkiye'de terlik pazarı son beş yıldır ciddi bir büyüme gösterdi. Reklamlara milyon dolarlık bütçeler ayrılıyor. İç pazardaki büyüme hızlı ancak tüketim düzeyi henüz gelişmiş pazarlarla kıyasalanabilecek düzeyde değil. Avrupa'da kişi başına yıllık 4 - 5 terlik düşüyor. Suudi Arabistan'da bu rakam, iklim koşulları ve alışkanlıklar nedeniyle yılda 10 - 12 çifte kadar çıkıyor. Ancak Türkiye'de 2 çifte bile ulaşmıyor. Terlik üreticileri 80 milyon çifti markalı yılda 150 milyon çift terlik üretiyorlar. Bu üretimin 50 milyon çifti ihraç ediliyor. 100 milyon çifti de iç piyasada satılıyor. Kayıtdışı üretim ile birlikte terlik pazarının büyüklüğü 400 milyon dolar.
Türkiye dünyada ikinci büyük ayakkabı ve terlik üretimi makine parkına sahip ülke, ayrıca dünyada altıncı büyük üretici. Ancak yetkililer kapasitede dünya ikincisi olan Türkiye'nin kapasitesinin ancak yüzde 40'ını kullandığını çünkü ihracat hacminin düşük olduğunu söylüyorlar. 1985 yılından beri terlik ihracatı yapan firmalar, üretimlerinin yarısını yurtdışına gönderiyor. Türk firmaların ürettiği terlikler Orta Doğu'dan Portekiz'e, Güney Afrika'dan ABD'ye ve hatta terlik sektöründe dünyanın en iyisi olarak bilinen İtalya'ya bile satılıyor.
Bazı firmaların ürünleri 'bavul ticareti' ile Avustralya'ya kadar ulaşırken bazıları da Rusya pazarında önemli paya sahipler. Firmalar talepleri daha iyi değerlendirebilmek için yurtdışında temsilcilikler açıyorlar.
İtalya ve Çin terlik ihracatında en önemli iki ülke. İtalya'nın 2 milyar dolarlık ihracatı var. Çin, yabancı pazarlarda Türk firmalarının en büyük rakibi. 10 milyar dolar civarında ihracatı var. Ancak Türk firmaları iki seçenek ile karşı karşıyalar: Çin'le rekabet edecek maliyetlere mi, yoksa İtalya ile rekabet edecek kaliteye mi ulaşılması doğru. Her firma bu iki seçeneğe göre yolunu belirlemeye çalışıyor.
Sektörün en büyük problemi 'merdivenaltı' denilen kayıtdışı üretim. Türkiye'deki terlik üretiminin yüzde 40'ının kayıtdışı gerçekleştiği belirtiliyor. Bu firmalar vergi vermedikleri, sigorta ödemedikleri için ucuz maliyetlerle piyasaya çıkıyorlar. Halkın alım gücünün düşüklüğü bu pazarı ayakta tutuyor.
Ayrıca eğitimsizlik ve firmaların kurumsallaşamaması da diğer sorunlar. Bu konuda oldukça duyarlı olan sektör firmaları İstanbul'da 2002 yılında açılan Ayakkabı Koleji'nin finansmanını kendileri sağlamışlar. (Milliyet Gazetesi,22/11/2003)
Sektörde özellikle 2001 yılında başlayan yoğun rekabet, bu yıl piyasaya Twigy'nin girmesi ile yeni bir boyut kazandı. Şirketlerin, Seda Sayan ve Sibel Can gibi ünlülerle yaptığı reklam rekabetine Twigy de katıldı.
Kayıtdışı üretim bir kenara bırakılırsa sektörün belli başlı yerli markaları arasında Polaris, Gezer, Muya, Ceyo var. Ceyo 2.5 milyon çift terlik üretim kapasitesine ulaştı. Türkiye'de 8 mağaza ve bin 200 cornerda satılıyor. Lübnan'da da altı mağazası var. Gezer'in kapasitesi 35 milyon çifte ulaşmış durumda. İç pazarda yüzde 30 paya sahip. 48 ülkeye ihracat yapıyor.
Muya, 52 ülkeye ihracat yapıyor. Yıllık 10 milyon çift terlik üretimi yapıyor, yüzde 60'ını ihraç ediyor. ABD ve Almanya'da kendi ofisleri, Rusya'da bir fabrikaları var.
Polaris, ana pazarı Rusya'da kriz olunca bot fabrikasında terlik üretimine (1999) başladı. 2002 yılında şirket 22 trilyon lira ciroya ulaştı. Yıllık üretim kapasitesi 3.5 milyon çift olan şirket 27 ülkeye ihracat yapıyor. . 2002 yılında 3 milyon dolarlık terlik ihracatı yapan Polaris'in bu yılki hedefi 10 milyon dolar.
Twigy markasının üretici firması Terteks Tekstil, 1989 yılından bu yana terlik ve ayakkabı ithalat ve dağıtımı alanında faaliyet gösteriyor. Barbie gibi dünyaca ünlü markaların Türkiye'deki dağıtımcısı olan Terteks firması De Fonseca ev ve moda grubu terliklerinin yetkili dağıtıcısı. Fenerbahçe, Beşiktaş ve Galatasaray kulüplerinin lisanslı terliklerini 'Twigy Taraftar' konseptiyle üretiyor.
Daha önceleri ayakkabı üreten şirketler, aynı zamanda terlik de üretiyordu. Bu da tasarımın göz ardı edilmesine neden oluyordu. Sadece terlik üretimi yapan şirketler ise ihracata yönelmiş durumdaydı. Ancak, yurtdışı pazarının daralmasıyla, Mü-Ya, Gezer gibi şirketler iç piyasaya girdi.

Sektörün ilk 4 markası Arow, Polaris, Gezer, Mü-Ya ve Ceyo dışında da çok sayıda üretici var. Ancak, marka üretim yapılmıyor. Sektörün toplam kapasitesi yılda 120 bin çift, hacminin ise 200-250 milyon dolar olduğu tahmin ediliyor.Son dönemlerdeki reklamların sektörü hareketlendirdiğine değinen Polaris terliklerinin üreticisi Ziylan Ayakkabı Genel Müdürü Mehmet Büyükekşi şöyle konuşuyor:

“Eskiden şirketler bu kadar reklam yapmazdı. Eskiden de varlardı. Ancak, ihracat yapılıyordu. İhracat performansı hala var. Özellikle fiyat segmenti ucuzolan ürünlerin daha büyük bir ihracat şansı bulunuyor. Sektörde büyüme yaşanacağını sanmıyorum. Kurulu kapasite Türkiye’nin ihtiyacının çok çok üstünde. Onun için ihracat yapılması lazım.(Capital,2002)
TERLİKTEKİ ŞİRKETLERİN ÖZEL YAPISI

Bundan üç beş yıl öncesine kadar ayakkabı imal eden şirketler, aynı zamanda terlik de üretiyordu. Her ne kadar bu alışkanlık hala sektörde devam etse de, artık sadece terlik üretimi yapan, terlik markasıyla ön planda olan şirketler var. Üstelik son zamanlarda bu şirketler arasında kıyasıya bir rekabet de yaşanıyor. Bir zamanların mütevazi şirketleri, şimdi büyük reklam kampanyalarıyla pazar paylarını artırma peşinde koşuyorlar. Gezer, Mü-Ya, Polaris ve Ceyo, ilk akla gelen şirketlerden...

Terlik pazarında iki ayrı oluşum olduğunu belirten Polaris markasının üreticisi Ziylan Ayakkabı Genel Müdürü Mehmet Büyükekşi şöyle devam ediyor:

“Genelde iki tür terlik üreticisi var. Üreticilerin çoğunluğu fiyatı düşük tutup, çok sayıda terlik imal ediyor. Biz ve bizim gibi birkaç şirket ise miktarı daha az ama kalitesi yüksek modaya uygun ürünleri tercih ediyor. Markaları olan şirketler daha önce ağırlıklı olarak ihracata çalışıyordu. Özellikle Rusya ve eski Doğu Bloku ülkeleri ihracatı pazarıydı. Bunlar yavaş yavaş iç piyasaya da yönelmeye başladılar.

Herkes pastadan bir pay alma yarışına girdi. 1990’larda yurtdışına ihracat yapılmaya başlanmıştı. Oralarda pazarın daralmasıyla birlikte tekrar Türkiye’ye dönüldü.”(Capital,2002)
GEZER

36 yıllık geçmişi var Gezer’in. Üç ayrı markada yılda 35 milyon çift terlik üretiyor. Reklam savaşına, orta gelir grubuna hitap eden ürünü Gezer’le girdi. Gezer, iç pazarın yüzde 30’unu elinde bulundurduğunu söylüyor. Ürünleri 45 ülkede satılıyor. Geçen yıl 17 milyon dolarlık ihracat yaptı. Gezer Terlikleri, arabesk starı Müslüm Gürses ile kendisi arasında bir paralellik kuruyor:
Ben de kendi kulvarımda tutarlıyım ve liderim, o da, diyor. Tabii bir amaç da kitlelerin dikkatini çekmek. Nitekim duruşu bile başlıbaşına olay kabul edilen Müslüm Baba reklamı gösterime girer girmez beklenen ilgiyi çekti. Ana reklamda önce bir televizyon görüyoruz. Müslüm Baba sırtı bize, yüzü orkestrasına dönük duruyor, belli ki prova yapıyor. Sonra darbukayı duyuyor, evdekileri görüyoruz. ‘Çok güzel, evet ne güzel’ diyorlar. Ekranda Müslüm Gürses beliriyor. ‘O sizin güzelliğiniz’ diyor. Spotlar halinde hazırlanan kısa reklamlarda ise mikrofon başına geçip önce ‘Achtung! Attention please!’ deyip dikkatimizi çektikten sonra ‘Ablalar gezer, abiler gezer’ ya da ‘Bebeler gezeer çocuklar gezer’ veya ‘Amcalar gezeer teyzeler gezeer’ diyor... Reklamın bütçesi 1 milyon dolar.

POLARİS

35 yıllık Ziylan Grubu, Polaris reklamlarının başarısı üzerine geçen yıl 100 milyon dolar ciro yaptı. Bu yıl hedef 120 milyon dolar. İtalya’da dört tasarımcı tarafından hazırlanıp, Türkiye’de iki tasarımcının elinde son şeklini alan terlikler B ve C gelir gruplarına hitap ediyor. Ziylan Grubu, markalı terlik pazarının yüzde 50’sine sahip olduğunu, geçen yıl Türkiye’de 5 milyon, yurtdışında 1.2 milyon terlik sattığını söylüyor.

Sibel Can’la başladı ancak patlamayı Seda Sayan’ın yer aldığı reklamlarla yaptı. Herkesin ablası, bacısı, kardeşi Seda Sayan, bu yıl yanına Metin Şentürk’ü de alıp yine ‘Terlikler Polaris, Tebrikler Polaris’ şarkısını söyleyecek.

Seda Sayan bir tüketici araştırması sonucu seçildi. Firma Seda Sayan’ın çok sevildiğini ve markanın bu sayede kitlelere ulaştığını düşünüyor. Kampanya sayesinde Polaris, Adrank hatırlanma / beğenilme araştırmasında 2003’ün en beğenilen 10 markası arasında 8’inci oldu. Bu yıl reklama Metin Şentürk katıldı. Şentürk, yine geniş kesimlerce sevilmesi, pozitif imajı ve Seda Sayan’a yakınlığı nedeniyle tercih edildi. 6 filmden oluşan yeni kampanya Sayan ve Şentürk’ün içten diyalogları üzerine kurulu.

TWİGY

Ünlü terlik markalarının ithalatçısı Terteks A.Ş. kendi ürünü Twigy’yi yeni sezonda ‘Bu Terlik, Tam Benlik’ sloganıyla sunuyor. Twigy Taraftar serisinde her yaş grubuna göre dört büyük futbol takımının renk ve simgelerini taşıyan ürünler bulunuyor. Modellerden biri Ferrari’nin tasarımlarını hazırlayan Pininfarina Enstitüsü’nden çıkma. Geçen yıl Türkiye’de 3 milyon terlik sattı, üç ülkeye ihracat yapıyor.

‘Bu Terlik Tam Benlik’ sloganıyla hazırlanan reklamda ünlü oyuncu yok. Filmde sokak satıcıları, karnaval kızları, plajda kumdan şekiller yapıp para kazanan adam gibi sıradan insanlar kullanılıyor.

Amaç dikkati ünlü birine değil, doğrudan ürüne yöneltmek. Kış reklamlarında terlik desenleri ön plana çıkarıldı. Avcı terliği avcı kıyafeti giyen kamyon şoförüyle, leopar desenli terlik leopar makyajlı kızla ekrana yansıtıldı. Yaz reklamlarında renklilik Rio Karnavalı’yla vurgulanıyor.Twigy’nin yeni modeli ise sinema tarihinin unutulmayan kötü adamlarından birisi olan Nuri Alço’nun vazgeçilmez sözleri olan ” Bana Abi Deme, Açılırsın İç Yavrum ” gibi pek çok sözü kullanılarak terliklere dese olarak kullanılmasıyla çıktı.Bu ürünün üniversite öğrencileri tarafından ilgi gösterileceği düşünülüyor.

MUYA

B ve C yani orta ve ortanın altındaki gelir gruplarını hedef alan firma 67 ülkeye terlik ihraç ediyor. Geçen yıl ihracatıyla İTKİB (İstanbul Tekstil ve Konfeksiyon İhracatçı Birlikleri) ödülü aldı. Muya, daha üst gelir grupları için Studio Blu adlı yeni bir koleksiyon hazırladı.

Reklama Tülin Şahin’in oynadığı bir filmle başlayan Muya, geçen yıl rakip firma reklamlarındaki Seda Sayan’ın karşısına Gülben Ergen’i çıkarmıştı. Ama bundan memnun kalmadı. Okan Bayülgen ve Erkan Taşdöğen’in oynadığı eleman tiplemelerini yayına soktu. Deniz Akkaya ile de çalışılmıştır.
Muya’nın reklamcısı Hülya Bal, ünlülerin araştırmalar sonucu belirlendiğini söylüyor. Okan Bayülgen büyük kadın hayran kitlesi olduğu için seçilmiş. Bu görevi Deniz Akkaya devraldı. Aya İrini’de çekilen film modern bir Külkedisi masalı. Elinde terlik Külkedisi’ni arayan prens tam aradığını bulmuşken bir cadıyla burun buruna geliyor. Hülya Bal, Deniz Akkaya’nın modelliğini yaptığı terliğin yok sattığını iddia ediyor.

ARROW

18 yıllık Pames A.Ş. terlik piyasasında İtalyan tasarımcıların elinden çıkan Arrow markasıyla faaliyet gösteriyor. Üretimin yüzde 20’si ihracata yönelik. 10 ülkeye Arrow markalı terlikler satılıyor.

Arrow reklam kampanyasının stratejisi markayı yapılandırmak ve farklılaştırmak. ‘Tek benzeri, öteki teki’ sloganıyla yürütülen reklam kampanyası için manken Aysun Kayacı seçildi. Markanın hatırlanabileceği, ürün özelliklerini vurgulayan, gülümseten bir reklam filmiyle başlandı. Darmadağınık, neredeyse bomboş bir evde ağlamaklı bir delikanlı yere uzanmış, hemen önündeki Arrow’a bakmakta, belli ki terk edilmenin acısını yaşamaktadır. Tam o sırada kapı açılır ve... Karşısında sevgilisi, yani Aysun Kayacı belirir. Geri mi dönmüştür, yoksa evdeki son eşyası olan Arrow’u almaya mı gelmiştir? Cevabı seyirciye aittir.

CEYO

Ceyo, Türkiye’nin eski terlik üreticilerinden biri. Marka 40 yıldır faaliyet gösteriyor. Genel Müdür Naki Kolsuz’un verdiği bilgiye göre yılda 2.5 milyon terlik üretiyor, iç pazarın yanısıra 17 ülkeye ihracat yapıyor. Geçen yıl 1. 5 milyon çift iç pazarda, 400 bin çift yurtdışında satılmış.
Firma geçtiğimiz yıllarda Ceyo ürünlerini, Çocuklar Duymasın dizisinin iki ünlü karakteri Selami ve Gönül tanıtmıştı.

and the wedding ring goes to...


Efenim,erkeklerin genel problemi en malından en enteline kadar kendilerini çok matah,her kız onlarla evlenmek istiyor sanmaları. Bu konu hakkında kıran kırana tartışırım,yalansa yalan diyin sıkıyorsa. Yoldan çevir sor,hepsinin bağlanma problemi vardır.Yemezler artık sadece bu yönde çalışan carpe diem ayaklarını.Ama birazdan ibretlik bir paylaşım yapacağım. Bundan sonra elinde doktor teşhisi ile gelmeyenlere hıı hıı evet diyerekten sallamama hareketi yapacağım.

Daha önce de arkadaş tasvirlerimden hatırlayacağınız gibi hikayemin kahramanı Anıl Şarkoğlu(bkz: Dağ,bayır,çayır,çimen).İllaki yapılan her sohbet bir noktada kadın-erkek ilişkilerine geliyor.Anıl'da anlatıyor;" olmuyor,bağlanamıyorum,bir noktadan sonra sıkılıyorum,neden yokken sıkıldım ayrılalım diyip başkasını buluyorum" anlamına gelen cümleler kuruyor"DU". Birkaç eski kız arkadaşından bahsetti(detaay vermiyim).Ve evet inandım.Tipine,tarzına bakıyorsun.Bu tarz tanıdığın kişilerle kıyaslıyorsun.Çok normal geliyor anlattıkları.Adam özgür çocuk yahuu.Oraya giderim,burdan gelirim,hesap vermem tarzında."Nereye gidiyorsun?" soruma verdiği cevap şu;"Ben yol beni nereye götürürse diye çıkıyorum, 1 hurc dağ malzemem, bir küçük çantada günlük kıyafetlerim var. O şekilde bu akşam yola çıkıyorum bir arkadaşımla beraber. Bakalım neler yapıcaz. O 5 gün kalacak, sonra yalnızım. Arada birileriyle takılıcam. Ben 2 hafta diyorum ama bakarsın 10 gün sürer, bakarsın 1 ay.:D". Böyle bir kişilik yani.

Geçen yıl Taksim'de buluştuğumuzda diyaloğumuz şuydu;
Anıl:Naber Derya,napıyosun? Aaaa zayıfladın mı sen?
Ben:İyi valla nolsun,aynı.Bilakis kilo aldım.
Anıl:Ben de iyiyim.Evlenmeyi düşünüyorum ben.
Ben:???? hmmm ok.

Telefonun ekranına sevdiceğinin fotoğrafını koymuş,facebookta ilişki durumunu belirtmiş,albüm yapmış,üstelik adını prenses koymuş."Seviyorum uleeeen!"diyerekten dolaşıyor ortalarda.Ve hakket evleniyor.Sevdiceği Emine'ye sormak istiyorum "taktiğin nedir,içeceğine bişey mi katıyorsun,bu işin sırrı ne yaa?".

Yaa sayın Şarkoğlu ne demiş atalar, "büyük lokma ye büyük söz konuşma". Hani nerde o özgür çocuk,hesap veriyorsun değil mi Emine'ye? Kılıbık mı oldun sen? Yaa işte insan ne oldum değil ne olucam demeliymiş değil mi. Haaaahaaaaayt.Düğünü çalgılı çengili yapın da yeni keşfettiğim içimdeki ankaralıyı paylaşayım sizinle. Mutluluğunuz baki olsun bro.

PS: bence çok ibretlik bir paylaşım oldu,elime yüreğime sağlık.bu arada ben fotoğraftaki yüzüğü çok beğendim,olur da almak isteyenler çıkar,işaret çakayım istedim.

27 Aralık 2010 Pazartesi

Bambaşka bir gün


Bugün okuldan çıkışımı aldım.Artık hiçbir bağlantım kalmadı.Final haftasıymış,milletin elinde ders notları hem söylenip hem ders çalışıyorlar.Asla özlememişim. Sevdiklerimi gördüm,karşılaşmak istemediklerimle de karşılaştım.Nasip kısmet, hiç böyle hayal etmemiştim.Elimde kağıt parçaları çıktım gittim.

Melike'yi aradım."Yolda bir kız gördüm,aynı sana benziyordu arayayım" dedim ona. Evde olduğunu öğrenince de evine gittim.Süpriiiiiz, ben geldim.Konuştuk ettik,hatta çenem düştü,konudan konuya atladım.Sonra çay bahçesine gittim,ulen her yer mi değişir bee? Değişmiş.Anılar, iyi kötü hepsi. Rektörlüğün önüne bir tane simit arabası koymuşlar. Bizim okulda böyle birşey olcak, İstek A.Ş. buna izin verecek? Şaşırdım.Gerçekse çok komik,şakaysa hiç komik değil.Bir de simit 1 lira 25 kuruş. Ohaa bee. Simitçiye gidip dedim ki;" Abi,sen sivil polis misin?".Adam şaşırdı,tükürüğü genzine kaçtı galiba gıcık geldi. Ben de kaçtım nolur nolmaz.

Araba maceramı anlatmazsam bugünüm eksik geçer. Pınar ve Merve geldi. Onlar Mecidiyeköy'e giderken beni de metrobüse bırakacaklardı sözde. Optimuma kadar geldik.Ordan Sema ve Kıvılcım'ı alacaktık. Onları alırken yemek yedik,bir kaç makyajlık malzeme aldık. Sonra yola çıktık,o ne yol arkadaş yaa? Milim milim gidiyor.Mecidiyeköy sapağını kaçırıp Çağlayan'dan dolaştık ama milim milim.Araba da bir ara isyan etti,bilmediğimiz bir işareti yanıp söndü, bağırdı falan.Neyse ki sustu. Sonra Mecidiyeköy'de akan trafikte indim,metrobüse doğru koşar adımlarla gittim. Merve arabanın radyosunu rahat bırak. =)

Çok enteresan birgündü.Ama gördüğüme sevindim.

24 Aralık 2010 Cuma

babam kızdı


Bugün babam bana kızdı. Ama çok moralim bozuldu,ben de anneme söylendim. Sonra annem de babamı aradı "ne kızıyorsun kıza?" diye babama kızdı.

Babam beni aramış bilmem kaç defa. Ben de duymadım ya da hissetmedim. 5 yıldır telefonumun sesini duyan yok,titreşimde kullanıyorum. Sanırım psikolojik, telefonumun sesini duyunca böyle bir göğsüm sıkışıyor,kalbim ağrıyor,daralıyorum falan.Ben de kıstım sesini gitti. Gerçi sesi açık olsa da çok verimli kullandığımı söyleyemeyeceğim. Atıyorum bir tarafa, ayrı ayrı takılıyoruz. Hatta bazen öyle bir bırakıyorum ki, bir kaç gün birbirimizi görmüyoruz bile. Şarjı bitmiş bir şekilde buluyorum kendisini. O yüzden bana telefonla ulaşmaya çalışmayın,mail atın,daha kısa sürede dönüş yaparım. Yaptığım iş başvurularında bile belirtiyorum bunu. Ama ısrarla anlamıyorlar.

Neyse ben telefonu açmadım diye babam bana kızdı. Sağırsan doktora falan götüreyim dedi, ben de lüzumu yok dedim. Klasiktir, " ya acil birşey olsa,düşsem,ölsem nasıl ulaşacağım ben sana?" dedi. Ben de "annemi ara" dedim. Ve yine kızdı. "O telefonu götünde mi gezdirirsin boynuna mı asarsın ben bilmem, ilk çaldırdığımda açacaksın"dedi. Anlamadığım şey de şu; telefonu elimden düşürmesem, nereye gitsem yanımda götürsem bu sefer de diyecek ki; "senin telefonla ne işin var,artiz misin, iş adamı mısın?". Nedir bu ya, orta yolu yok mu bu işin? Cevap verince de "senin babanın ağzına s.çim, yetiştirdiği evlat bu kadar olur." diyor. Bayılazaaaaam.

22 Aralık 2010 Çarşamba

disleksi


kardeşime disleksi teşhisi konuldu. insanoğlu olarak bazı şeyler g.tümüze girince yüzümüzü o tarafa çeviriyoruz.
1988 yılında, abd ulusal öğrenme bozukluğu birleşik komitesinin (njcld) yayınladığı tanıma göre; "öğrenme bozukluğu genel bir terimdir ve dinleme, konuşma, okuma, akıl yürütme ile matematik yeteneklerinin kazanılmasında ve kullanılmasında önemli güçlüklerle kendini gösteren, heterojen bir bozukluk grubudur." okuma sorunları için disleksi (dyslexia), yazı sorunları için disgrafi (disgraphia), matematik sorunları için diskalkuli (dyscalculia) terimleri kullanılır. ilk bulgular, 1896 yılında bir ingiliz doktor olan w. pringle morgan tarafından elde edilmiştir.

ilk başlarda disleksinin görme sistemiyle ilgili olduğu düşünülmüş; çünkü disleksinin en belirgin özelliklerinden biri, harflerin ve kelimelerin karıştırılması ve tersten algılanmasıdır. bu inanışla, disleksiyle baş etmek için göz eğitimleri yaptırılmış fakat bunların bir ilerleme sağlamadığı anlaşılmış. bunun üzerine yapılan çalışmalarda, disleksinin görmeyle ilgili bir bozukluk olmayıp, dil sistemiyle ilgili bir aksaklık olduğuna dair bulgular elde edilmiş. bu bulgular, neden zeka düzeyi yüksek bazı insanların okumayı öğrenmede ve dille ilişkili bazı işleri yapmada zorluk çektiklerini de açıklar. günümüzde disleksi bir hastalık değil, beynin işleyişiyle ilgili farklılıklardan ötürü meydana gelen bir aksaklık olarak kabul edilmeye başlanmıştir.

liberman’a göre konuşma doğal olarak gelişir fakat okuma bir buluştur ve öğrenilir. işte bu öğretim sırasında disleksili çocuklar beyin işleyişlerindeki aksaklığın kurbanı olurlar. nasıl mı? alfabeyi öğrenmede zorluk çekme, harf yönlerini ve şekillerini karıştırma, ses ve heceleri birleştirmede zorlanma, harflerin ya da hecelerin yerini değiştirme, yeni kelimeleri öğrenmede zorluk çekme, aşırı heceleme, hızlı okuyamama, okurken satır veya kelime atlama gibi. bunlar okumayı ilk öğrenmeye başladıkları zaman üstesinden gelmek zorunda kaldıkları sorunlar. sadece bu kadar mı?* yazılanları kopyalamada zorlanma, yön tayininde güçlükler yaşama, uzaklık ve derinlik algılamasında sorunlar, dün, bugün ve yarın gibi zaman kavramlarını sıralamada güçlük, görsel mekansal analiz yapamama problemleri de vardır. hayatları boyunca bu zorluklarla savaş halinde olacaklar…

peki, sadece akademik sorunlar mı yaratır disleksi? maalesef çok daha fazlası... disleksi genelde ilköğretim 1’de fark edilir. tanı konulana dek, dislektik çocuklar en sık yargılanan, eleştirilen ve suçlanan çocuklardır. okul başarısının düşüklüğünden ötürü tembel, dağınıklığından ötürü savruk, sağ-sol kavramlarını karıştırmasından ötürü aptal, harfleri karıştırması nedeniyle dikkatsiz gibi yaftalar yapıştırıldığı için çocuğun üzerinde oldukça ağır bir yük vardır. üstelik gelişimsel koordinasyon bozukluğundan ötürü, kaslarını tam olarak kontrol edemeyen sakarlık abidesinin sosyal hayatı bu halinden oldukça etkilenir. “ne de olsa düşüp duruyor. bizim takımda oynamasın!” denerek oyun gruplarına alınmaz. arkadaşları, kırmasından korkarak oyuncaklarını paylaşmak istemezler. çeşitli organizasyonlardan uzak tutulur. evde anne-babası devamlı olarak onu etraftan sakınırlar. aile ve öğretmen, problemin disleksiden kaynaklandığını anlayana dek çocuğa yüklenir; ki tanıdan sonra bile yüklenilir. üstelik doğru tanı oranı %6,6 olarak geçer! peki çocuk n’apar? dışlanma ve ayrımdan ötürü kendine güveni oldukça zedelenen çocuk, içten içe öfke duymaya başlar. bu da etrafındaki kişi ve eşyalara daha çok zarar verme, saldırganlık ve hırçınlık olarak dışa vurur. neden başarılı olamadığını anlayamaz; öz güvenini zedelenir, benlik saygısı azalır.diğerlerinden farkı, kendisini anormal ve garip hissettirir. bu da toplumdan kaçınmasına, giderek asosyalleşmesine neden olur. okula gitmek istemez. aileden uzaklaşır… aslında arkadaşlarının kendisi ile ilgili acımasız eleştiriler yapmasından, öğretmeninin azarlamasından ve ailesinin baskısından kaçınmaya çalışır. çocuk hayattan soğuyup, içe kapanık davranışlar sergilemeye başlar.

zekâsından kuşku duyulduğu için, normal hatta üstün zekâsına ve yeteneklerine rağmen başarabileceği konulardan uzak durur. konsantrasyon ve dikkat bozukluğu yaşayabilirler. bu yüzden başladıkları işleri yarım bırakma eğilimi gösterebilirler. bkz: leonardo da vinci

disleksi, konuşmasına da yansıdıysa işi iyice zorlaşır! konuşma bozukluğundan ötürü derdini anlatmada ve düşündüklerini ifade etmekte zorlanacaktır. saçmalama veya boş konuşma olarak görüneceği için, insanlar dislektik çocuğu uzun süre dinlemez. bu da çocuğu fazlasıyla etkiler. kendini ifade edememenin hırçınlığı, kimsenin ciddiyetle kendisini dinlemediği ve anlamadığı düşüncesiyle birleşerek çocuğu bunalıma sürükleyebilir.

disleksi nasıl ortaya çıkıyor diyorsanız; disleksi kalıtımsal olabilir. bunun yanı sıra doğum öncesi-sonrası komplikasyonlar yüzünden de ortaya çıkabilmektedir. yetersiz ve dengesiz beslenme, gebelik sırasında geçirilen enfeksiyonlar, bilinçsiz ilaç kullanımı, uzun ve zor doğum, plesenta anomalileri disleksiye sebep olabilir.

bu çocuklara safra kesesi muamelesi yapan dangalaklar yüzünden, parlak zekalı pek çok insan heba oluyor! yıldız gibi kayıp gidiyorlar hayattan...

20 Aralık 2010 Pazartesi

the motions


This might hurt
It’s not safe
But I know that I’ve gotta make a change
I don’t care
If I break
At least I’ll be feeling something
‘Cause just ok
Is not enough
Help me fight through the nothingness of life

I don’t wanna go through the motions
I don’t wanna go one more day
Without Your all consuming passion inside of me
I don’t wanna spend my whole life asking
What if I had given everything?
Instead of going through the motions

No regrets
Not this time
I’m gonna let my heart defeat my mind
Let Your love
Make me whole
I think I’m finally feeling something

Take me all the way
Take me all the way
Take me all the way

http://www.youtube.com/watch?v=qaHmiFaX_pk